1. YAZARLAR

  2. Yavuz Bahadıroğlu

  3. Dürüstlüğümüzü ve çevreyi kaybettik!
Yavuz Bahadıroğlu

Yavuz Bahadıroğlu

Yeni Akit Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

Dürüstlüğümüzü ve çevreyi kaybettik!

A+A-

Fransız müellif Dr. Brayer 1830’ların İstanbul’unu şöyle anlatıyor: 

“Evlerin kapısının şöyle böyle kapatıldığı ve dükkânların çoğunlukla umumî ahlâka itimaden açık bırakıldığı İstanbul’da her sene azami beş-altı hırsızlık vak’ası görülür.” 

Fransız generallerden Comte de Bonneval ise, şu hükmü veriyor: 

“Haksızlık, mürabahacılık, inhisarcılık ve hırsızlık gibi suçlar, Türkler arasında meçhuldür... Öyle bir dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır.” 

Şimdikinin aksine, eski İstanbul sokakları genel olarak sakindi…

Her yer güven içindeydi…

Herkes günün her saatinde istediği yere hiçbir endişe duymadan gidebilirdi. 

Osmanlı insanı hırsızlık, gasp, kapkaç nedir bilmezdi. İstanbul’daki gasp, kapkaç, hırsızlık, soygun olaylarını gazetelerde okudukça eski halimizi nasıl da özlüyorum bilemezsiniz.

“Bu muazzam payitahtta” diyor Fransız tarihçi M. A. Ubicini, “dükkâncılar, namaz saatlerinde dükkânlarını açık bırakıp camiye gittikleri ve geceleri evlerin kapısı basit bir mandalla kapatıldığı halde, senede dört hırsızlık vakası bile olmaz. Ahalisi sırf Hıristiyan olan Galata ile Beyoğlu’nda ise hırsızlık ve cinayet vak’aları olmadan gün geçmez.” 

Kısacası Osmanlı insanı hırsızlık, soygun, kapkaç gibi suçları bilmezdi. Bu tür vakalara senede sadece birkaç kez rastlanırdı. 

1700’lerde İstanbul’a gelen Fransız müellif Motray, anılarında şunları yazıyor: 

“Türk dükkânlarında hiçbir zaman tek meteliğim kaybolmamıştır. Ne zaman bir şey unutsam, hiç tanımadığım dükkâncılar arkamdan adam koşturmuşlar, hatta birkaç kere Beyoğlu´ndaki ikametgâhıma kadar gelmişlerdir.” 

Fransız müellif Dr. Brayer de 1830’ların İstanbul’unu şöyle anlatıyor: 

“Evlerin kapısının şöyle böyle kapatıldığı ve dükkânların çoğunlukla umumî ahlâka itimaden açık bırakıldığı İstanbul’da her sene azami beş-altı hırsızlık vak’ası görülür.” 

Fransız generallerden Comte de Bonneval ise, şu hükmü veriyor: 

“Haksızlık, mürabahacılık, inhisarcılık ve hırsızlık gibi suçlar, Türkler arasında meçhuldür... Öyle bir dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır.” 

***

Çevreyi kirletmek bir Avrupalı alışkanlığıydı. Osmanlı insanı, “kul hakkı” sayıldığı için yerlere çöp atmaz, ortamı kirletmezdi… 

Hatta “Ağaçlar zikreder” düşüncesiyle, ağaçları yeşertmeye çalışırlardı. Mesela kurak günlerde ücretle adam tutup sokaktaki ulu çınarları sulatır, göçmen kuşların yorgunluk atması için saçak altlarına kuş sarayları yaparlardı. 

Osmanlı insanı asla yere tükürmezdi. Bazı Batılı gözlemciler, sırf yere tükürmedikleri için atalarımızı eleştirmişti: 

“Türkler hiçbir zaman yere tükürmezler. Daima yutkunurlar. Bunun için de saçlarında sakallarında bir hararet olur ve zamanla saçları, kaşları, sakalları dökülür.” (Comte de Marsigil). 

Osmanlı insanının üstün bir ahlâk anlayışı vardı. “Türkiye Seyahatnâmesi”yle meşhur Du Loir 1650’lerde şunları yazıyor: 

“Hiç şüphesiz ki, ahlâk bakımından Türk siyasetiyle medeni hayatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyettedir.” Bugünümüz için de bunları söylemek mümkün mü? 

Sadece insanlara değil, hayvanlara bile saygılı bir toplumsal yapıdan geliyoruz. Bunun da şahidi Elisee Recus’tur. 1880’lerdeki durumumuzu anlatıyor: 

“Türklerdeki iyilik duygusu hayvanları dahi kucaklamıştır. Birçok köyde eşekler haftada iki gün izinli sayılır... 

“Türklerle Rumların karışık olarak yaşadığı köylerde ise bir evin hangi tarafa ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirsiniz. Eğer evin bacasında leylekler yuva yapmışsa, bilin ki o ev bir Türk evidir.” 

Yeni Akit

Bu yazı toplam 298 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar