1. YAZARLAR

  2. Yavuz Bahadıroğlu

  3. Menkıbe, kıssa, hikâye, roman
Yavuz Bahadıroğlu

Yavuz Bahadıroğlu

Yeni Akit Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

Menkıbe, kıssa, hikâye, roman

A+A-

Özellikle genç okuyucularım romanın mahiyetini me­rak ediyor. Neden Osmanlı’nın romana ilgi duymadığını, romanla İslam’a hizmetin mümkün olup olmadığını öğ­renmek istiyorlar.

Anlatmaya çalışayım…

Öncelikle belirteyim ki, romanın, hareket noktası teş­hirdir. Kişiyi topluma, toplumu topluma, ya da aksaklık­ları topluma teşhir eder. Bunun ise kaynağı baskıdır. Aristokrat sınıfın baskısı altında kalan Batılı aydın, isya­nını bir biçimde ifade çaresi aramış ve romanı bulmuştur. Edebî bir üslupla isyanını kılıflamıştır. Söyleyeceğini sa­nat görüntüsü altında daha rahat söylemiştir.

Tabii her sanat gibi bunun da olumlusu, olumsuzu var. Toplum yararına da, zararına da kullanılabilir. Mesela Victor Hugo, romanı, toplum yararına kulla­nan bir yazardır. Sefiller isimli eseri ahlâk kitabı gibidir.

Bu da bize bütün sanat alanlarındaki gibi, romanın iyiyi, güzeli bulma yolunda değerlendirilebileceğini gösteriyor.

Osmanlıda roman yok. Bunun sebebi, romanın, do­ğum yeri olan Batı’da yüklendiği misyonda aranmalı.

Romanın Batı’daki misyonu teşhir, malzemesi ise aşırı tecessüstür.

“Roman mütecessis ve meraklıdır” diyor Cemil Meriç; her eve girmek, her aksaklığı, her kusuru bulmak ve her şeyi herkese göster­mek iddiasındadır.”

Oysa İslâm’da hem teşhir yasaktır, hem kusurları ifşa, hem de aşırı ve gereksiz tecessüs.

İslâm’da teşhir yok, ifşa yok; bunun yerine tespit, isbat ve ikaz var: Osmanlı kendini teşhir ve ifşa etmekten ka­çındı. Düzelmeyi tespitte, isbatta ve ikazda aradı.

Osmanlı’nın namus telâkkisi bütün aileyi, hattâ bü­tün toplumu mukaddes bir sır perdesine sarar ve toplum, sırrını, sadece nâmahrem olmayan nazarlara açar.

Osmanlı’da roman yok, ama onun yerine dört bin yıl öncesinden başlayarak eski devirleri, eski hayalleri güne taşıyan masalları, destanları var: Siret-i Anter, Bin-bir gece… Nihayet hepsinin aktığı ibret ummanı: Kıssal ve menkıbe...

Kıssalar Osmanlı’da fetih hamlesine dönüşürken, Batı­da resme ve heykele dönüştü. Aragon Kralı Ferdinand, Endülüs Emevi Devleti’ni ayakta tutan gücün, dini salâbet (dayanıklılık, sağlamlık) olduğunu keşfetmiş, bunun kıssalar vasıtasıyla hayata geçtiğini görmüştü.

Hemen ülkesindeki papazları toplayacak, Müslüman­lıktaki evliya menkıbelerinin ve kıssaların taklit edilmesi­ni isteyecekti. Ve Hıristiyan sanatkârlar, uydurulan aziz hikâyelerini önce kiliselerde resme/heykele dönüştüre­ceklerdi.

Osmanlı’da heykel de yok: Çünkü Osmanlı, bediî zevk­lerde bile ebediyet arayan vahiy medeniyetine mensuptur. Dünyayı “ahiretin tarlası” sayan bir kültürün çocuğu o. Fani zevkleri tatmin uğruna Ya­ratıcıya nisbet gibi bir gaflete düşmez.

Osmanlı heykel dikmek yerine ebedî âbideler dikmeyi seçti. Muhitini baştanbaşa çeşmelerle, kubbelerle, sebillerle, köprülerle, hanlarla, kervansaraylarla, aşhaneler, bimarhanelerle donatıp, bunların sürekliliğini sağlamak için vakıflar vücuda getirdi.

Onun nazarında ebedileşmenin ölçüsü faydasız bir heykel dikmek değil, bir mabede imza atmak ya da in­sanlığın hayrına hizmet edecek bir medreseye kubbe çak­maktı.

Osmanlı sanatkârlarının özenle yontup her birini sa­nat eserine dönüştürdüğü mezar taşlarında bile ebediyet emelinin yansımaları açıkça görülür.

Öte yandan, bugün müzelerde zevkle seyrettiğimiz şa­heser beşiklerde insana verdiği değerin ölçüsü saklıdır...

Şu tespiti yapmakta mahzur yok: Osmanlı, “Beşikten mezara ilim” emrine uygun olarak, san’atı beşikten meza­ra kadar bütün hayata yaymış, ancak faydacılığı esas al­mıştır. 

Yeni Akit

Bu yazı toplam 117 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar