1. YAZARLAR

  2. Yavuz Bahadıroğlu

  3. Osmanlı’da sanat var mıydı?
Yavuz Bahadıroğlu

Yavuz Bahadıroğlu

Yeni Akit Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

Osmanlı’da sanat var mıydı?

A+A-

Sanat silahtan çok daha önemlidir. “İmha” yerine “inşa” eder ve son derece kalıcı sonuçlar verir. Buna rağmen acaba neden Osmanlılarda roman ve heykel yoktur? 

Biliyoruz ki, Rus, kendi mitini ve muhitini inşa etmiş romanla...

Batı, “hayat mücadeledir” görüşünün esaslarını yansıtmış romanda; “Robenson”larında, “Seksen Günde Devr-i Alem”lerinde felsefesini aktarmış: Geçirdiği tarihî istihaleleri dökmüş heykele, resme...

Dünkü Amerika serüvenciliğini yansıtmış sinemaya, sanatı kullanarak kendine bir tarih bile inşa etmiş, sığır çobanlarını kahraman olarak yutturmuş dünyaya... 

Bunlar doğrular. Yani sanatın, özellikle de romanın ve sinemanın gücü inkâr edilemez.

Sinema, Osmanlı döneminde zaten yoktur: Geriye kala kala romanla heykel kalıyor tartışmaya açık. Soru da işte buradan doğuyor: “Osmanlılarda neden heykel yok, roman yok?” sorusu...

Osmanlı’da romanın yahut bildiğimiz anlamda heykelin olmaması kuşkusuz sanatın olmaması değildir. Roman yok, ama onun yerine dört bin yıl öncesinden başlayarak eski devirleri, eski hayalleri güne taşıyan Hint masalları, destanları var: Siret-i Anter, Binbirgece, vesaire. Nihayet hepsinin aktığı ibret ummanı: Kıssalar, menkıbeler...

Resmin alternatifi hat, ebru, çeşmibülbül... 

Osmanlı’nın hayatı sanat.

Heykelin alternatifi, en basitinden mezar taşları...

Fakat roman: O bambaşka bir konu. 

Bence, Osmanlı’nın uzun süre romana karşı direnmesinin ve hiçbir ilgi bağı kurmamasının asıl sebebi, romanın yüklendiği misyonda aranmalı.

Romanın misyonu teşhir, teşhirin malzemesi ise aşırı merak, yani tecessüstür.

Roman mütecessis, meraklı; her topluluğa, hatta her eve girmek, her aksaklığı, her kusuru bulmak ve her şeyi herkese göstermek iddiasında.

Oysa İslâm’da hem teşhir yasaktır, hem kusurları ifşa, hem de aşırı ve gereksiz tecessüs.

İslâm’da teşhir yok, ifşa yok; bunun yerine tespit, isbat ve ikaz var. Osmanlı kendini teşhir ve ifşa etmekten kaçındı. Düzelmeyi tespitte, isbatta ve ikazda aradı. Koçi Bey Risalesi ve benzerleri kendi çağı içinde düşünülürse bu konuda oldukça çarpıcı ve yapıcı örnekler...

Burada izninizle bir tespit yapmak istiyorum:

Osmanlı’nın namus telâkkisi bütün aileyi, hattâ bütün toplumu mukaddes bir sır perdesine sarar ve toplum, sırrını, sadece nâmahrem olmayan nazarlara açardı.

Bu hem insani bir yaklaşımdır, hem de İslami...

Hatırlayalım ki, Batı’nın ilk romanlarından biri “Topal Şeytan”dır. Roman kahramanı evlerin çatısını açmış dünyaya sesleniyor: “Buyurun siz de bakın!” diyor. Ve oturma salonlarından hızla yatak odalarına geçen tecessüs, ifşa ve teşhir mızrağıyla mahremiyeti kalbinden vuruyor. 

Sonuç: Aile mahremiyetinden sonra ailenin de çöküşü...

Batı toplumlarında bunun etkisi var: Mesela bize göre boşanma oranı çok yüksek. İntihar vakaları ve uyuşturucu bağımlılığı da öyle. 

Tabii romanın tahrip kalıbı olmaktan çıkarılıp Müslümanlaştırılması mümkündü. Bu da yeni yeni yapılıyor.

Heykele gelince: Osmanlı’da klasik mânâda heykel yoktur. Çünkü Osmanlı, bediî zevklerde bile ebedîyet arayan vahiy medeniyetine mensuptur. Dünyayı ahiretin tarlası sayan bir kültürün çocuğudur o. Vahiy medeniyetinin çocuğu fani zevkleri tatmin uğruna yaratıcıya nisbet gibi bir abesiyetle meşgul olmaz. 

Osmanlı heykel dikmek yerine ebedî âbideler dikmeyi seçti. Muhitini baştanbaşa çeşmelerle, kubbelerle, sebillerle, köprülerle, hanlarla, kervansaraylarla, aşhaneler, bimarhanelerle süsleyip, bunların bekası için vakıflar vücuda getirdi.

Yeni Akit

Bu yazı toplam 91 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar