1. YAZARLAR

  2. Ömer Lekesiz

  3. Taş mantarlar arasında üç gün
Ömer Lekesiz

Ömer Lekesiz

Yeni Şafak Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

Taş mantarlar arasında üç gün

A+A-

Yakın olan, bazen yakınlığı nedeniyle uzağımıza düşer.

İnsan ya da şey anlamında, yanıbaşımızda (elimizin altında) olanları, tam da bu nedenle uzağa ittiğimizin farkında bile olmayız bu yüzden.

Örneğin, bir büyüğümüzü, arkadaşımızı, şu bir adım ötedeki mahallede ikamet etmesi nedeniyle, yanıbaşımızda, elimizin altında saydığımız ve dolayısıyla her an görebilme imkânına sahip olduğumuzu düşündüğümüz için, yıllarca görmeyerek yakındakinin uzaklığını tesis etmiş oluruz.
Veya Anadolumuzun gerek tabiat gerekse yerleşim tarzı açısından görülmeye değer olan bölgelerini, beldelerini görmeyi, yine yanıbaşımızda, elimizin altında olmaklığı nedeniyle uzağın da uzağına iteriz çoğu zaman.

Ürgüp, Göreme, Avanos, Uçhisar ve Ihlara beldeleriyle, bunların yakın çevresinden oluşan taş mantarlar bölgesini gezmeyi yıllar yılı erteleyip duruşum, aslında zikrettiğim türden bir uzaklaştırmadan ibaretti.

En azından bunu biliyor olmanın avantajıyla, varlığını aklımda tuttuğum bu bölgeyi, “artık göreyim” diye karar verdiğimde, her zaman olduğu gibi yine sevgili kardeşim Atilla Bayramoğlu’nun teşviki ve yardımı yetişiverdi; onun sağladığı sefer imkânlarıyla iki gün boyunca söz konusu bölgeyi birlikte adımladık.

Taş mantarların, Erciyes, Güllüdağ ve Hasandağı’nın bundan on bin yıl öncesine uzanan volkanik hareketliğinde, lavlardan oluşturduğu tüf tabakalarında, yine yüz binlere yıla baliğ olan tabii değişimlerden kaynaklandığı biliniyor.

Konunun bilimsel açıklamaları önemli olmakla birlikte, beni asıl ilgilendiren taş mantarların tarihselleştirilmelerindeki mantıktır.

Diyelim ki, Zelve’deki taş mantarları (halk içindeki adıyla Peri Bacaları’nı), milyonlarca yılın hülasası olarak seyrediyoruz. İyi de, onlar halihazırda bilmem kaç milyonluk yaşlarıyla karşımızda dikiliyorlar ama biz, meydana geliş tarzlarını, yaşlarını... merak ettiğimiz, dolayısıyla bu cihetle tarihselleştirebildiğimiz için değil, bugün seyretme imkanı bulduğumuz ve dolayısıyla şu an’daki halleriyle (bizim şimdi’mizde) nazar ettiğimiz birer mevcudiyet olarak onlarla yüz yüze geliyoruz.

Bu, aynı zamanda bunları görme merakımızın ele verdiği hakiki sırrı keşfetmenin en makul yolu olabilir mi?

Geçmiş, zikrettiğimiz an’lık göz temasında, diğer bir söyleyişle dolaysız bakışımda, kendini içten içer dolaylayarak benim bugünüm sayesinde güncelleme imkânına kavuşmaktadır diyebilir miyiz?

Bu sorulara “evet” cevabını verdiğimizde, elan karşımızda olanın tarihiliğini eskilik, yaşlılık cihetinden değil, bunların olup bittiği ve bitişleriyle mevcudiyetlerinin devam ettiği kendilerine has dünyayı, dünyasallık içinde tefekkür etme, fehmetme cihetinden onlara iade etmiş oluruz.

Bunu söylemekle, doğa ya da insan eseri olarak tarihi olanın seyrinden ve keşfinden neyi murat ettiğimi de özetle söylemiş oluyorum sanırım. Seyahat, “Ben oradaydım” şımarıklığının fotoğrafik beyanlarıyla değil, zikrettiğim hususlar için yapılırsa asıl anlamına, değerine kavuşmuş olacaktır.

Bu cümleden olarak, taş mantarlar bölgesine seyahatimde karşılaştığım Güray Yeraltı Seramik Müzesi’nden de bir diğer güzellik olarak söz etmek istiyorum.

Müzeciliği, Batı’daki doğuş şartları ve benim coğrafyamdaki tarihi eserlerin ötekiler tarafından yağmalanmasına mazeret oluşturması nedeniyle asla olumlamam. Bu sebeple müzeleri gezmeyi de hiç sevmem.

Dünyadaki ilk ve tek yeraltı seramik müzesi olan Güray Yeraltı Seramik Müzesi’ne vâsıl olduğumuzda aynı etkiyle, burayı gezme konusunda biraz nazlandım. Müze görevlisinin “beğenmezseniz paranızı iade ederim” demesiyle, naz hakkımı (para açısından değil nezaket açısından) kaybedince, müzeye girdim.

Ata yadigârı mesleğin taşıyıcıları olarak bu müzeyi kuran beş kardeşten biri, Güray Demirtaş Hanımefendi, sahip ve rehber kimliğiyle müze gezimizde bize rehberlik etti.

Müze, yerin yirmi metre altında, kayadan oyulma 1600 metrekarelik bir alandan oluşuyor. Daha başta mimarisinin doğallığı alanı tek başına değerli kılmaya yeterli geliyor.

Müzenin birinci bölümünde eski devirlere ait edinilebilen çömlekler ve seramikler sergileniyor. İkinci bölümünde ise zamanımızın seramik sanatçılarına ait işler yer alıyor. Üçüncü bölümü sergi salonu, kütüphane, kafeterya ve fuayeden oluşuyor. Dördüncü bölümde tatbikat atölyesi var; isteyenler burada çamurla tanışıp, iş denemeleri yapabiliyorlar. Seramik fırınlarının bulunduğu, grafik-tasarım ve süslemenin yapıldığı özel alanlar, çok geniş bir mağaza (satış) ile tamamlanıyor.

Bence, o bölgeye gidenlerin mutlaka görmeleri gereken bir yer Güray Yeraltı Seramik Müzesi. Çok emek verilerek oluşturulmuş ki, bu emek, bozkırın ortasında tarihi çömlek ve seramiklerin temini, günümüzdeki seramik sanatına ve sanatçılarına ilgiyi artırma şeklinde yoğun olarak sürüyor.

Birkaç saat için de olsa Ihlara Vadisi’ni görmeyi planına dâhil edebildiğimiz, taş mantarlar arasındaki üç günlük seyahatimizin notlarını, kıymetli bir akşam muhabbet için Niğde’den Uçhisar’ı teşrif eden Ahmet Bozyiğit ve Muhammed Ali Garip kardeşlerime teşekkürle tamamlayayım.

Yeni Şafak

Bu yazı toplam 124 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar