1. YAZARLAR

  2. Ömer Lekesiz

  3. Tasavvuftan safsataya, bid’attan batıla...
Ömer Lekesiz

Ömer Lekesiz

Yeni Şafak Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

Tasavvuftan safsataya, bid’attan batıla...

A+A-

Özkan Gözel, hak kelimesinin, anlam ve muhtelif kiplerinin izini sürerek, “Özne, Dil, Hak-ikat” merkezli incelemesinden şu özete ulaşıyor:

“Hak-ikat’in bir yandan ve nihaî karakterde Hak ile (ontolojik veya trans-ontolojik ilke), diğer yandan Hakk-an-iyet ve Hukuk ile (Toplumsal’ın ilkesi) etimolojik bağlantısı vardır; ama daha da önemlisi bu iki kavram arasında, etimolojinin ve epistemolojnin ötesinde, dolaysız ve aslî semantik – metafizik bağlantılar vardır: Yalnızca bir iki örnekle yetinirsek, mazlumdan / mağdurdan / masumdan yana olmak ve onlar uğruna çaba göstermek zorunlu olarak ve sırf bu nedenle Hak’tan / Hakikat’ten yana olmak anlamında geldiği gibi; ‘Bir boynu kurtarmak’, yoksula, yetime, yolda kalmışa... infak etmek, muhtaç biri söz konusu olduğunda karz-ı hasende bulunmak vs. de Hak ve Hakikat uğrunda olmak anlamına gelmektedir. (Mâide, 5/89 vd.; Zâriyat, 51/19, Bakara 2/215 vd.; Bakara, 2/245 vd.); Kendiliğe, Özneliğe gelince, (...) onun hakikatini hakkıyla tahakkuk ettirmesi Hak-ikat uğrunda ve/veya Hakk-aniyet çerçevesinde mümkün olabilmektedir ancak. Keza, Hak-ikat (dolayısıyla da hakk-aniyet) hakikatli özneliğin ilkesi ya da özneliğin hakiki misdakı olmaktadır.

Öznelik dediğimiz şey, bir kerede ve en başta verilmiş tözsü bir zihniyet (entité) değildir: Hak’tan gelir gelmesine ve fakat tutulan hakikatli yolda gösterilen içtenlik, doğruluk ve sebatla, keza bu uğurda yapılan iyiliklerde bir anlamda hakedilen bir şeydir, son tahlilde liyakat meselesidir. Bu söylenenler, özneliğin temel metafizik-ahlakî anlamını açık kılmaya yöneliktir.

Bu izahattan da anlaşılacağı üzere hakikat, gerçeklikle örtüşmese de ondan bağımsız değildir hiçbir biçimde. Salt soyut, tümüyle teorik ve hayattan uzak, uçuk bir kavram ya da hâdise değildir hakikat. Nitekim hakikat kaygısı (ve/veya saygısı) dediğimiz şey de esasen özenliğe ilişkin – yukarıda işaret ettiğimiz metafizik – ahlakî temelde başlar ve gelişir. Hakikat derdiyle meşbu olma, salt zihinsel bir faaliyet olmanın çok ötesine geçerek beliğimizin derinliklerine iner ve oradan hayatımızın bütününe yayılır, ama aynı zamanda bizi mevcut durum’dan memnuniyetsizliğe sevk edip olası olan’a uyandırır: Olası olan’a yani olabilir olan’a hem de olması umulan’a, giderek de olması gereken’e...”

Gözel’in bu önemli tespitleri dahil, baştan beri mümkün olabildiğince hak(ikat) ve ahlak terimlerinin nazariyatını konuşabildiğimize göre, artık ilgili pratikleri de konuşabiliriz.

Suad el-Hakîm, İbnü’l Arabî’nin insan-ı kâmili “varoluşta Hak ve halk arasında bir berzah olduğu gibi, ilim ve marifette de âlem ve Hak arasında bir berzah” olarak ntelediğini söylemişti.

Biz de, İbnü’l-Arabî’nin insan-ı kâmil ile ilgili temellendirmesinde, İlâhî isimler (ve bu isimlerin yaratma, sevgi, merhamet, öfke... vb. şeklinde imkân / istidât / istihkâk olarak insanlara etkisi / taşınması) yönünden düşünüldüğünde herhangi bir çelişkinin olmadığını söylemiştik ki, bunun doğru kavranmasını teminen anlam yelpazesi çok geniş olan hak(ikat) teriminin Özkan Gözel’in ilgili tetkiki üzerinden (ahlak da dahil) bir hülasasına eriştik.

Asıl konumuza bağlı olarak, şimdi şu tespitlerimizi paylaşmalıyız:

Hak, safsataya maruz kaldığında (Sünnet’i öldüren icatlar anlamında) bid’at, zayıflatıldığında ise batıl (şirk) ortaya çıkar.

Hak, hakikatın kaybolması cihetinden bid’at ve batıl nedeniyle zail olmaz, zira hakkın karakteri ebediliktir.

Hak, ancak hakikat yönünden kendisini geçici bir süre için bid’atın ve batılın berisine çekebilir ama son tahlilde karakterlerinde geçicilik olduğundan, bunlar daima hak karşısında zail olmaya mahkumdurlar.

Buna göre insan-ı kâmil terimi, İbnü’l-Arabî’nin kullandığı bağlamda bir yenilik (faydalı bid’at) olması bakımından problemsizdir. Ne var ki, bu terim onun kastettiği manada mukim bırakılmayıp, kendisinden sonra, Sünnet’e aykırı icatla ve batıla mahsus bir bilginin İslam’ın içine çekilmesiyle problemli hale getirilmiştir.

Örneğin, Vahdetivücûdçuluğu sistemleştiren Sadreddin Konevî’nin Miftâhü’l-Gayb’ında, nikah mertebelerini zâta mahsus ilâhî teveccüh, rûhânî, tabiî-melekûtî ve süflî-unsurî olarak dörde ayırıp, “Bütün itidal mertebelerinin yani mânevî, sonra rûhânî, sonra misâlî ve melekûtî, sonra hissî tabiî ve unsurî mertebelerin hükümleri arasında bir tenâsüp meydana gelir ve mertebelerden birisi ötekilerin hükümlerini yok edecek şekilde diğer mertebeler üzerinde ezici bir baskınlığa sahip olmazsa; ardından temiz bir yerde bütün hükümler sapmamış temiz bir erkeğin ve aynı hâldeki temiz bir kadının birleşmesinde toplanır, sonra da o kişi mutedil gıdalarla beslenirse, insan-ı kâmilin sûreti ortaya çıkar.” demesi, başlı başına bir problemdir.

Zira, onun bu deyişi, bilahare bazı mübalağacı (veya mugâlatacı) sufilerce, insan-ı kâmilin yaradılışıyla Zerdüşt’ün yaradılışının benzeştirilmesine ve dolayısıyla bid’atten batıla evrilmesine neden olmuştur.

Günümüzdeki ilgili safsatalar ise kulağı geçen boynuz misali, bu minval üzere uzadıkça uzayan cinstendir.

Yeni Şafak

Bu yazı toplam 109 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar