1. YAZARLAR

  2. Ömer Lekesiz

  3. Vahdeti Vücudçuluk’tan, tasavvufî tecdide doğru
Ömer Lekesiz

Ömer Lekesiz

Yeni Şafak Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

Vahdeti Vücudçuluk’tan, tasavvufî tecdide doğru

A+A-

İbnü’l-Arabî’nin (Heidegger terimleriyle) ontik – eksistensiyal - ontolojik tefekküründe insan, dünya içinde varolan olarak varolana tabi akıl sahibi bir mevcudiyettir. Kendisinden hareketle varolanla varolmayı / mevcutla mevcudiyetini tanıyan (keşfeden) insan, dünya içindelikle zihnî irtibatını dünyasallık üzerinden kurar.

Bu cihetle insan, örneğin akla ve kalbe sahip olmasıyla, aklın düyası ile kalbin dünyası içinde durabiliyorken, akılla kalbin (Bergson söyleyişiyle) biyolojik ve tinsel sistemine (psikolojiye) nüfuz edebilir. Haliyle, onun madde, ruh - beden, dil- kelam – duyma, hâfıza, duyu(m), zihin, şuur, idrak, irade, algı, sezgi, hayal, rüya, berzah, zaman(-sallık) – mekân(-sallık), hareket... anlayışıyla müştereken oluşan zihniyetinin ve buna bağlı hayat tarzının İslam şeriatına göre yapılandırılması ancak tasavvuf imkanıyla mümkündür.

İbnü’l-Arabî bu imkanı ilah-meluh, ilahi isimler, peygamberler, vahiy - emir / nehiy – teklif... üzerinden, kendi ürettiği ıstılahlar eşliğinde, ilgili fenomenlerle birlite (nefis, kalp, aşk, düşünme, hakikat, sevgi, korku, ölüm... vb.) eksistensiyal-ontolojik yorumlarla açımlar ve bu noktadan itibaren insan için öte dünya, gayb alemi meşkuk olmaktan çıkarak, onun kendisini kendisi için tanıma halinin kazanımı olan hürriyetle buluşturur ki, bu hürriyetin hükmü, Hakk’a kul olmaklıkla, sair kullukların prangasından kurtulmaktan, kısaca kâmil insan olmaktan ibarettir.

İbnü’l-Arabî, bu tefekkür minvalinde Vahdeti Vücud kavramını hiç kullanmaz, ancak çok seyrek de olsa bunu ima eden kimi söyişlere yer verir. Onun âlim-mutsavvıf müntesipleri, işte bu yer verişindeki ima’yı belirli hale getirmek suretiyle, Vahdeti Vücud doktrini sanki ondan sadır olmuş gibi davranır; Türkistan, İran ve Arap diyarlarının tasavvufî aklını (Musevî, İsevî, Zerdüştî, Budist, Taocu... akıllara göz kırparak) onda mezcederler. Öyle ki, bir süre kendisini bunun dışında tutmaya özen gösteren Sünnî tasavvuf da bu güçlü mezcedişe direnemeyip, ricat eder.

İstitraden söyleyelim: Mevlânâ’yı irşâd eden Şems-i Tebrizî’nin geldiği yer, Batınîliğin (İsmailîliğin) merkezi olan Alamut’tur. Bu arada Henry Corbin’i ararsanız, onu, Şia’yı “ümmetin şeytanı” olarak niteleyen İbnü’l Arabî’yi size Şia hayranı olarak anlatıyorken bulursunuz (Su uyur, Şarkiyatçı uyumaz!).

Bunların gerçekleştiği tarihsel dönem de hayli ilginçtir. Bu dönem, Osmanlı’nın eli kulağındaki imparatorluğunun ayak seslerinin iyiden iyiye duyulmaya başlandığı demlerdir ki, Vahdeti Vücudçuluk da adeta, Osmanlı’nın kendisini Müslümanların ve Hristiyanların imparatorluğu olarak ilan edeceği günler için hazırlamaktadır.

Yine istitraden söyleyelim: İbnü’l-Arabî tefekkürü üzerinden Vahdeti Vücudçuluğu sistemleştiren üç büyük zattan biri olan Davud el-Kayserî, Osmanlı’nın ilk ücretli başmüdderisidir.

Vahdeti Vücudçuluk bu ihata etme istidadıyla ilk bakışta olumlansa da, yeni iktidar ve din ilişkilerinin müşterek seyrinde (sürecinde) tahakkuk eden kimi durumlar bunu zorlaştırmaktadır.

Şöyle ki, Hz. Peygamber hasta yatağındayken başlayan İslam fetihleriyle kısa sürede oluşan güçlü iktidarın beraberinde getirdiği dünyevî zenginleşmeye karşı, zühd hareketi adıyla bir tepki olarak başlayan tasavvuf, şimdi yeni imparatorluk yoluyla dünyanın tamamını temellük etme arzusunun ayartıcısı haline getirilecektir. Her şey bir yana sadece, sultanların düşkünü oldukları zıllullah kavramının Vahdeti Vücudçuluğun içinden üretilmiş olması bile söz konusu ayartılmanın boyutunu kavramaya yeterlidir.

Belirttiğimiz tarihsel dönemde manevi iktidarını, siyasi iktidar yoluyla pekiştiren Vahdeti Vücudçuluğa karşı şer’i bir tepkinin gösterilmediği sanılmamalıdır.

İbn Teymiyye, bu manada karşı hareketin sembol ismi olarak öne çıkmıştır. Bu minvalde, onun öğrencisi İbn Kayyım el-Cevziyye’nin, Vahdeti Vücudçuluk öncesinin Sünnî (Hanbelî) mutasavvıflarından Hace Abdullah el-Ensarî el-Herevî’nin tasavvufun temel metinlerinden olan Menâzilü’s-sairîn’ini, kendi Medaricü’s-sâlikîn’iyle şerh ederek, Sünnî tasavvufun asli çerçevesini muhafaza etmeye çalıştığı malumdur.

Mamafih, güçlü etkisi bugün de devam eden bu karşı hareketin tek başına Vahdeti Vücudçuluğu durdurması mümkün değildir. Zira o, ancak kendi cinsinden olan bir düşünce tarafından tersyüz (veya alt-üst) edilmeyi hak etmektedir.

Bunun için de İmam Rabbânî’nin gelmesi beklenecektir.

Bu noktada ilginç olan ise, Türkistan diyarından ya da en azından Anadolu’dan gelmesi umulabilecekken, onun Şia diyarının (ve metafiziğinin) dışının dışından, Himalayalar’ın eteklerinden, Serhend (Sirhind)’ten gelecek olmasıdır.

Serhend, mümkündür ki Vahdeti Vücudçuluk’tan güç alan Babür tasarımı bir eklektik din arayışının uçlandığı diyardadır. İslam akidesinin tahrifine çıkan bu tehlikeyi bertaraf etmek Nakşibendîliğin altın silsilesinden, el-Fârukî (Hak ile batılı birbirinden ayıran) sıfatına sahip İmam Rabbânî’ye düşecektir. Bu kendi içinde (tek tarikatla) kalan bir çaba olmayı aşıp, tasavvufta bir tecdit olması bakımından da ilgili tarihte yeni bir dönüm noktası oluşturacaktır.

Bu bahsi devam ettireceğim inşallah.

Yeni Şafak

Bu yazı toplam 133 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar