1. YAZARLAR

  2. Ömer Lekesiz

  3. Yeryüzüne sanatla tutunmak
Ömer Lekesiz

Ömer Lekesiz

Yeni Şafak Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

Yeryüzüne sanatla tutunmak

A+A-

Yazımın başlığını “dünyaya sanatla tutunmak” şeklinde de kurabilirdim ama bu, hem din ve dünya kelimelerinin bizdeki karşılığı, hem de dünya, dünyevilik, dünyasallık ve sanat bağlamında yeryüzü terimlerinin Heidegger ile yüklendiği yeni manalar nedeniyle daha baştan geçersiz olurdu.

Bize göre din ve dünya nedir?
Nakib el-Attas, dyn kökünden din kelimesinin birincil anlamlarını “(1) borçluluk, (2) teslimiyet, (3) muhakeme gücü, (4) fıtrat ya da istidat” şeklinde dörde indirgeyip, onunla aynı kökten gelen medine’nin “şehir kurmak yahut şehir inşa etmek, medenîleşmek, zarifleşmek ve insanileşmek” anlamına geldiğini belirttikten sonra, medeniyet ve temeddün kelimeleriyle birlikte şu anlam bütünlüğüne ulaşır:

“Sosyal kültürde medeniyet ve zarafet anlamına gelen temeddün ise meddeneden türeyen bir başka terimdir. Böylelikle, borçlu olmanın birincil anlamından, küçük düşmek, (bir efendiye) hizmet etmek, köle olmak gibi anlamları türetiriz. Hâkim, yönetici ve vali anlamlarını içeren terimden (deyyân) de, kudretli, güçlü, kuvvetli olma; bir efendi, yüksek rütbeli kişi ve şeref sahibi olma; ayrıca, (kararlaştırılmış bir zamanda) hüküm, ceza, hesap gibi anlamlar türetilmiştir.” (İslam Metafiziğine Prolegomena, çeviren: İlker Kömbe, Küre Yayınları, İstanbul 2016)

El-Attas’ın bu bütünlükten vardığı sonuç ise, din kavramında mülk ve kozmos fikrinin aslen mevcut olduğudur.

Dny kökünden dünya ise, en aşağı (alçak / denî) sema anlamında içinde yaşadığımız yer, arz ve mülktür.

Kur’an’ın bizleri, yorumlama ve güzelliklerinden faydalanma konusunda dünyayı anlamaya, tefekkür etmeye yönlendirdiğini söyleyen El-Attas, aynı zamanda “dünya hayatının geçici doğası ve oyalayıcılığı konusunda” da bizleri uyardığını belirtir.

Bu anlam ve yorumlarıyla din ve dünya kelimelerinin, sanatı birinci derecede ihtiva ettiklerini söylemek oldukça zordur.

Buna göre sanat, dünyanın din yoluyla kanuna, nizama, adalete, otoriteye... tabi kılınmasından sonra toplumsal kültürle oluşacak medeniyete, zarafete... bağlı bir iş’ten ibaret olmalıdır.

Öte yandan sanat, din’in Allah’a ait olmasıyla insanda temellük hakkı doğurmaması ve geçici dünyada kalıcılığın aslen mümkün bulunmaması cihetinden de, bu kelimelerin anlamında zaten mündemiç olamaz.

Oysa ki sanat, yapanı (ve kullananı) itibariyle temellükü gerektirir ve bu yanıyla ifa edildiği (mekan anlamında) dünyanın geçiciliğine karşı varlığını eser yoluyla sürdürme inadını ve ısrarını ifade eder.

Ulaştığımız bu son hükmü şöyle de tevil edebiliriz: Din’in gerektirmediği, geçiciliği nedeniyle dünyanın gereksizleştirdiği sanat, insanın varlığını, gelecekte de sürdürme hissinin hilkatine bitişikliği cihetinden ihtimamla benimsediği bir iş olmakla, onun varlıkla yokluk arasındaki nihayetsiz gerilimini uzlaştırdığı yegâne imkanın adı olabilir. Mecazın, alegorinin, taklidin, tekrarlamanın, temsilin, benzerliğin, aynılığın, yeniliğin... sanatın mezilinde yer almalarının doğru izahı da ancak bu uzlaşma çerçevesinde yapılabilir.

Yine bu uzlaşma nedeniyledir ki sanat, dünyanın geçicilik bağından kendisini kopartmış hissederek geleceğe remil atmanın zevkini, tâbiri doğru çıkmış bir rüya sevinci gibi yaşayabilir.

Heidegger, işte tam burada, dünyanın geçiciliğini müdrik olmakla birlikte, eserle bu geçiciliği aşarak kalıcı olmayı hedefleyen sanata özgü bir zemin ihdas ederek yetişir imdadımızda: Yeryüzü!

Eserin kendini koyduğu yeri, bu kendini koyuşta ortaya çıkmasını, yeryüzü olarak niteleyen Heidegger, “O, ortaya çıkan gizli olandır. Yeryüzü hiçbir şeye zorlanılmamış, yorulmasız ve emeksizdir. Tarihsel insan, yeryüzünün üzerinde ve içinde, dünyadaki kendi yurdunu kurar. Eser dünya teşkil ederek dünyayı üretir. Üretim, kelimenin tam anlamıyla düşünülmelidir. Eser ortaya çıkar ve yeryüzünü bir dünyanın açılımına götürür. Eser yeryüzünü yeryüzü kılar.” diye temellendirir söz konusu niylemesini. (Sanat Eserinin Kökeni, çeviren: Fatih Kunstwerks, De Ki Yayınları, Ankara 2007)

Geçmişte, Heidegger’in bu cümlelerini ilk okuduğumda, bir an dünyayı unutup, yer-yüz-ünü namütenâhî bir tuval (iş-lenmeye hazır yüz-ey) olarak düşünmüştüm.

Sizce de böyle değil midir? Geçici olan dünyanın, bize hiç de geçici gibi gelmeyen yer-yüz-ünde, insanın kalıcı iş olarak, zanaattan sanata doğru yaptığı hemen her şey, zanaatla / sanatla tutunma çabasından ibaret değil midir?

Dünyada yaşamak anlamında “şimdi” ne Vitruvivus var, ne Sinan; ne Itrî var, ne Vivaldi, ne Attar var, ne Goethe... Ama onlar hâlen eserleriyle “dünyadaki kendi yurdunu kurmuş” sanatçılar olarak yer(in)yüzünde yaşamıyorlar mı?

Ve bunların sanatla tutundukları yer olarak yer-yüzü, ölenlere hiç aldırış etmeksizin, yeni doğanlara “zorlanılmamış, yorulmasız ve emeksiz” bir şekilde hazır duruyor mu?

Üstelik doğanların doğuşlarına da hiç aldırış etmeksizin.

Yeni Şafak

Bu yazı toplam 205 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar